Efe Hazretleri’nin Menâkıbinden

Hello, world!

Efe Hazretleri’nin kudsî hâtırâtını, hak yolunda yürüyenlere yol gösterecek menâkıbını ileride müstekîl bir kitap olarak yayınlamayı düşünmekteyiz. Bu bölümde O’nun menâkıbinden bir güldeste sunmayı uygun bulduk:

Efe Hazretleri’nin son yıllarında prostat hastalığından başka, vefâtına sebep olacak olan bir de safra kesesi rahatsızlığı ortayaçıkmıştı. Bütün sevenleri gibi Solakzâde Müftî Sâdık Efendi de sıksık ziyârete geliyordu. O, Efe Hazretleri’nin kıymetini en iyi takdir edenlerdendi. Bütün arzûsu Efe Hazretleri’nin yeniden sıhhatine kavuşmasıydı. Bu seferki ziyâretinde berâberinde bir de doktor getirmişti; belki şifâya vesîle olur diye. Huzûra girdiler. O, Müftî Efendi’yi hep ayakta karşılardı. “Siz şerî‘at-ı Muhammedî’yi temsil ediyorsunuz, size ihtiram etmek îcap eder” buyururdu. Müftî Efendi ise her seferinde “Efendi Hazretleri, bizi mahcub ediyorsunuz” diye mukabelede bulunur, huzûrunda diz çöker oturur ve hürmette kusûr etmezdi. Efe Hazretleri bu sefer Müftî Efendi’nin gelişini farketmedi. Döşeğinde yine dalmıştı besbelli. Müftî Efendi iyice yaklaştı. O’nun nûr cemâlini seyre daldı. Müftî Efendi bir hafta önce gördüğü rüyânın tesirinden hâlâ kurtulamamıştı: Bir tevhid halkası kurulmuş… Mübârek nûrânî insanlar… Ortalarında Efe Hazretleri feyz neşrediyor, safâ bahşediyor halkada bulunanlara. Bir zevk ki olur ârif-i billâhde LUTFÎ Bast olsa eğer var olan eşyâlara sığmaz (Allah’ı hakkıyla bilen velî öyle bir ma‘nevî zevkin sâhibidir ki; o zevk bütün cihâna yayılsa herşeyi kaplar, herşey onunla dolar ve taşar…) Halkada bir kişinin sığabileceği kadar boş yer bulunuyor. “Efendi Hazretleri! Ben de dâhil olabilir miyim halkaya?…” diye izin ister Müftî Efendi. Efe Hazretleri, “Geç bile kaldınız Müftî Efendi” buyururlar. Öylece uyanır. Bütün vücûdunu İlâhî feyzin ma‘nevî sıcaklığı kaplamış, âdetâ kendinden geçercesine mest olmuştur. Müftî Efendi bir anda sanki bu rüyâyı yeniden yaşadı, o nur cemâli seyrederken. Doktor ise adını sık sık duyduğu bu zâtı ilk defa görüyordu. Daha önce hiç hissetmediği duygularla doldu içi. Bir ara Müftî Efendi’nin ağladığını, gözünden yaşlar döküldüğünü farketti. Bu hal bir müddet devâm etti. Huzûrda bulunan diğer ziyâretçileri de bir İlâhî feyz kaplamış, onlar da gözyaşlarına engel olamıyorlardı. Birden Efe Hazretleri’nin o gür sesiyle “Yâ Hazret-i Allah”dediğini işittiler. “Uşak kim var?” buyurdular. “Efe Can, Müftî Efendi teşrif ettiler” dedi hizmetkârlarından Hacı Osman Efendi. Elini öpmek isteyen Müftî Efendi’ye “Kerem edin; ayağa kalkamadığım için beni affedin. Gönül ayakta Müftî Efendi” buyurdular. – Efendim izin verin doktor bey sizi muâyene etsin. – Niçin zahmet edersiniz Müftî Efendi, artık bizi toprak istiyor. – Efendim Hak Teâlâ uzun ömürler ihsan buyursun, Cenâb-ı Hak sizi başımızdan eksik etmesin. Ne olur müsâade buyurun… Doktor Bey yaklaşıp Efe Hazretleri’nin elini öptü. Efe Hazretleri doktorun elini tutup bırakmadı. Hâl-hatır sordu. Sonra Doktor Bey’e, “Bizim derdimizin dermânı topraktır evlâdım. Herşey fânîdir ancak Celâl ve İkram Sâhibi Allah bâkîdir” buyurdular. Evlât bağışla beni, ihtiyarın kusuruna kalmazlar. Sana bir soru soracağım: -Buyurun Efendim? -Sen namaz kılıyor musun? -Hayır Efendim. -Doktor Bey evlâdım asıl bu derde derman bulmalı değil mi? Doktor Bey o kadar insanın içinde mahcup olduğuna hiç aldırmadan, ta yüreğinde hissettiği duyguların heyecanıyla “Evet Efendim” diye tasdik etti. Ömrünü boşa geçirdiğine hayıflanıp ağlamaklı oldu. Başını önüne eğip derin düşünceye daldı. Doktor, Efe Hazretleri’nin derdine derman olamamıştı ama; kendi derdini bilmiş, dermânına da bulmuştu.

Efe Hazretleri’nin Alvar Köyü’nde bulunduğu yıllardı. Öğle yemeği için sofra hazırlanmıştı. Sofrada biricik evlâdı Seyfeddin Efendi ve evlâtlığı gibi himâye ettiği Ali Hoca’dan başka kimse yoktu. Efe Hazretleri bir türlü yemeğe başlamıyordu. Uzun süre sofra başında beklediler. Efe Hazretleri mahzundu. Bir ara sofradan kalkıp iç odaya geçti. Ali Hoca, Seyfeddin Efendi’nin yüzüne bakıp neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir müddet sessizce beklediler. Seyfeddin Efendi de meraklanmıştı. Yoklamak için iç odaya yöneldi. Kapı aralığından “Hocam” diye hitab ettiği muhterem pederlerinin ellerini açmış duâ etmekte olduğunu gördü, iyice yaklaştı. Efe Hazretleri ağlıyor ve Rabbi’ne şöyle nâz ediyordu: “Yâ Rabbi! Ben sana karşı ne günah işledim ki bunu bana revâ gördün; misâfirle soframızı bereketlendirmedin. Bereketini esirgediğin bu lokmalara nasıl el uzatırım. Bu lokmalalar boğazımdan geçer mi Yâ Rabbi?.” Belli ki misâfirsiz sofraya oturmak ona çok zor gelmişti. O güne kadar sofrasında hiç misâfir eksik olmamıştı. O günden vefâtına kadar da hep öyle oldu. O’nu misâfirsiz yemek yerken hiç gören olmadı. Derken az sonra kapı çalındı. Ali Hoca açtı kapıyı. Erzurum’dan ziyâretçiler gelmişdi. Ali Hoca “Efe Can Kurban, şenlik geldi” diye seslendi. Misâfire onlar “şenlik” derlerdi. Gelen misafirlerle şenlendi Efe Hazretleri’nin gönlü. Mübârek yüzünde güller açtı. Hep beraber sofraya oturdular. Uzanan eller kadar artmaktaydı sofranın bereketi. O sofrada yenen lokmalar nûr olurdu, feyz olurdu. Hz. İbrahim Halîlullah’a sordular: Allah Teâlâ size Halîlim (dostum) diye hitap etti. Neyle kazandınız bu dostluğu? Buyurdular: İki şeyle. Biri, Allah’ın emrini herşeyin üstünde tuttum. Hiçbir şeyi O’na tercih etmedim. Diğeri de, misâfirsiz yemek yemedim.

Eski Hasankale Müftîsi Kâmil Efendi âlim bir zâttı. Meşrebi farklı da olsa Efe Hazretleri’ne çok riâyet ederdi. Karşılıklı ziyâretler olur, güzel sohbetler yapılırdı. Bir defâsında Efe Hazretleri, Müftî Efendi’ye yapması gerekeniâde-i ziyâreti geciktirmişti. Hasankale’den ziyâretine gelen misâfirlerine Müftî Efendi’yi sordu. Rahatsızlığı nedeniyle iâde-i ziyârette bulunamadığını, makamına faytonla gitmeye de utandığını ifâde etti. Müftîlik makamını ziyârete, yürüyerek gitmek gerektiğini, edebe uygun olan davranışın bu olduğunu; kapıya kadar faytonla gitmenin ise saygısızlık olacağını düşünüyordu. “Lütfen beni affetsinler” buyurdu. Efe Hazretleri’nin sözlerini Müftî Efendi’ye aynen ilettiler. Müftî Efendi “Fesübhânallah! bu ne kemâl, bu ne zarâfet” diyerek takdir ve hayranlığını ifâde etti. O mecliste bulunanlar şâhid oldukları güzellikten nasîb almaya, olup bitenden hisse çıkarmaya çalışıyorlardı.

Seyfeddin Efendi Hazretleri, bir sohbet esnâsında Sarıların Hacı Ömer Efendi (Ömer Boybeyi)’ye “Hocamın hangi beytini okumak istersin” diye sordu. O da; “Ya Rab n’ideyim zâr-ı zebûn abd-i zelîlim Amma ne keremdir der-i dergâhe dahîlim” beytini okumak isterim kurban, diye cevap verdi. (Ya Rab n’ideyim zayıf, dermansız; ağlayıp, inleyen zavallı bir kulum. Ama benim için ne büyük ikramdır ki, dergâhın kapısında bu perîşan hâlimle bile kabûl edilenlerdenim.) Efendi Hazretleri, “Bunda varlık kokusu hissediliyor” buyurdu. Hacı Ömer Efendi uzun yıllar bu yola emek verenlerdendi. Efe Hazretleri’ne son derece bağlı, O’nun terbiyesinde yetişmiş ve O’nun iltifatlarına mazhar olmuştu. Büyüyen işini İstanbul’a nakletmiş ama gönlü hep Efe Hazretleri’yle beraber olmuştu. Bir ara bozulan işinden dolayı sarsılmış, huzuru kaçmıştı. Kendini toparlamaya çaılışıyordu. Bu sıkıntılı günlerinde Efe Hazretleri’nden bir mektup aldı. Dünyalar onun olmuştu. İçinde yazılanları çok merak ediyordu. Heyecanla zarfı yırtıp açacaktı ki, bir an Efe Hazretleri’ni görür gibi oldu. Mektubu önce kokladı, öpüp alnına koydu. Sonra iki eliyle mektubu sıkıca göğsünün üzerine bastırıp gözlerini yumdu, derin bir nefes aldı. Bir müddet öylece kaldı. İncitmeden zarfı açtı ve buğulu gözlerle mektubu okumaya başladı. Mektup baştan sona kadar manzumdu. Efe Hazretleri’nin kâtiplerinden Molla Zıyâ Efendi’nin yazısına benziyordu. Kerem-i Kerîm’den azîm merhamet Bizi Mevlâ ehl-i îmân eylemiş Göndermiş bizlere Ahmed’i rahmet Ehl-i tevhîd ehl-i imân eylemiş Nûr-i imân ile kılmış münevver Sırr-ı tevhîd ile etmiş mutahher İkrâr u tasdîkle olduk muzaffer Başımıza tâcı Kur’ân eylemiş Taht-ı dilde câlis nûr-i muhabbet Muhabbet-i Mevlâ gönülde devlet Muhabbet-i Mevlâ ne büyük rahmet Derdimize derdi dermân eylemiş Ömer’imömründe dürr-i seâdet Bulasın gönlünde nûr-i hidâyet Her iki cihânda budur selâmet Îmânı İslâm’ı ihsân eylemiş Gam yeme cihânın germ ü serdine Gönülden fenânın düşme derdine Ebnâ-yı zemânın bakma ferdine Dilde karâr feyz-i Rahmân eylemiş Hakk’ı seven gönül zarf-ı hüdâdır Hubb-i Mevlâ dilde Hakk’a fedâdır Ehl-i dünya her dem Hak’dan cüdâdır Hak yolunda bulun fermân eylemiş Dergâh-ı Mevlâ’da sâil olanlar Kurb-i İlâhî’de devlet bulanlar Bu dergâhden LUTFÎ nasîb alanlar Seyrân-ı mîrânda devrân eylemiş İmza: Hâceniz Muhammed Lutfî Mürşidi, sonsuz şefkatle mürîdinin derdini paylaşıyordu. Ama asıl önemli olan ise, ona ma‘nen zayıf düştüğü bir anda yol gösteriyor, hatırlatmalarda bulunuyordu. Ömer Efendi, yürümekte olduğu kudsî yolda, nice engelleri mürşidinin irşâdı ve himmetiyle aşmış, nice kurulu tuzaklardan bu sâyede kurtulmuştu. Hazret-i Yûnus’un: Gelin ey kardeşler gelin Bu menzil uzağa benzer Nazar kıldım şu dünyaya Kurulmuş tuzağa benzer diye ta‘rif ettiği, kurulmuş tuzağa benzeyen şu dünyada; bir pîrin eteğin tutup, ona belî deyû gitmekten başka çıkar yol bulunmadığını biliyordu. Mürşidi, onları yegâne mahdûmu ve halîfesi Seyfeddin Efendi’ye ısmarlamış ve onlara “Seyfeddin zamanın kâmil bir velîsidir. Hürmette kusur etmeyin, sohbetini dinleyin” tavsiyesinde bulunmuştu. O, şimdi Seyfeddin Efendi ile sohbet ediyordu. Kendisine sorulan bir soruya cevap vermişti. Dergâha kabûl edilişini kendinden değil, Rabbi’nin kereminden bildiğini ifâde eden bir beyit okumuştu. Efendi ise, “Bunda varlık kokusu var” diyordu. Buradaki inceliği öğrenmeliydi. Hemen sordu: -Peki kurban siz hangi beyti okumak istersiniz? “Dil oldu ümîd-perveri ikrâmı o yârin Cânân gözüne bahtımı hâr eyleme yâ Rab” cevâbını verdi Seyfeddin Efendi. (Gönül o yârin ikrâmını ümîd etmekte… Yâ Rab! Bahtımı açık eyle. Beni o yârin gözüne hor gösterme.) Yârin ikrâmını, ancak ümîd edebileceğini; kendisini, durması gereken yerden daha ileride gördüğünü, haddi aştığını farketti Hacı Ömer Efendi. İkrâma nâiliyetle dergâha dâhil olduğunu söylemek bile ehl-i kemâl nazarında bir iddiâ sayılırdı. Belki de Seyfeddin Efendi, Hacı Ömer Efendi’de gördüğü varlığı kendisine göstermek için onu zarîf, ince bir işâretle irşâd ediyordu. Hacı Ömer Efendi, hâlâ kendisine yol gösterecek, müşkillerini halledecek bir mürşid-i kâmilin var olduğunu düşünerek Yüce Rabb’ine hamdetti.

İki genç bir iş için Bitlis’ten Erzurum’a doğru yola koyuldular. Önce Alvar’a uğrayıp Efe Hazretlerini ziyâret etmeyi, daha sonra da Erzurum’a geçmeyi tasarlıyorlardı. At sırtında üç günde gelebildiler Hasankale’ye… İlk işleri Efe Hazretleri’nin Alvar’da olup olmadığını sormak olmuştu. Bazen köylere ziyârete çıktığını biliyorlardı. Belki Hasankale’ye de gelmiş olabilirdi. Sordukları kimseler, Efe Hazretleri’nin Alvar’da olduğunu , Hasankale’ye salı günleri geldiğini söylediler. Öyleyse önce tıraş olmalı ve kendilerine çeki düzen verdikten sonra Alvar’a gitmeliydiler. Rastgeldikleri ilk berber dükkânına girdiler. Berber bu iki babayiğit genci buyur etti, hâl-hatır sordu. Hem sîmalarından, hem de şîvelerinden yabancı olduklarını anlamıştı. -Efendiler nereden böyle? -Bitlis’ten… -Bitlis’ten hemi? Hazret-i Pîr’in diyârından. -Sen Hazret-i Pîr’i tanıyor musun? -O bizim pîrimiz da… Efe’min şeyhi. Ben onlara kurban olim, derken gözleri buğulanmıştı berberin. O anda sanki onun muhabbet ocağından, gençlerin gönül buhurdanlığına bir kor düşmüştü. Ortalığı buram buram Hazret-i Pîr kokusu sardı birden. Berber bu kokunun onlardan geldiğini hissetmişti. Efe’nin: “Kimde vardır ma‘lûm olur müşg-bâr” mısraını hatırladı. (Üzerinde misk taşıyan kimse, onu gizlese bile, kokusu yayılır etrafa ve koku alabilenler onda misk olduğunu farkederler.) “Bu gençler boş değil”, diyordu berber kendi kendine. -Kurban! Sormak ayıp olmazsa siz kimlerdensiz? Uzun boylu temiz giyimli genç cevap verdi: -Benim adım Mustafa efendim. Şeyh Emin Efendi’nin torunuyam. Arkadaşım da Abdülgafûr. Efe Hazretleri’ni ziyârete geldik. Berber, hissettiklerinin doğru olduğunu anladı. Elindeki tarağı, makası tezgâhın üzerine bıraktı. Mustafa Efendi’nin elini öpmek için hürmetle eğildi. -Siz hoşgeldiz, safâ geldiz, gözüm üste geldiz. Oturduğu berber koltuğundan doğruldu birden Mustafa Efendi; şaşırmıştı. Öptürmemek için elini geri çekti: -Estağfirullah efendim. Ben senin ellerinden öperem. Berber, Mustafa Efendi’nin elini öptürmemeye kararlı oduğunu anlayınca, rahatsız etmemek için daha fazla ısrâr etmedi; yerine oturmasını bekledi. Mustafa Efendi yerine oturdu. Sakallı, yaşlı-başlı, nûrânî sîmâlı şu berberin gösterdiği hürmetten dolayı mahcup olmuştu. Bozulan peştemalını çekiştirip düzeltti. Berber tıraşı bırakmıştı. El bağlamış, ayakta onu seyrediyordu. “Elini öptürmedi bâri gözlerinden öpeyim” diye aklından geçirdi. -Kurban izin ver, şu güzel gözlerinden öpim he… Mustafa Efendi tebessüm etti, hafifçe gözlerini yumdu. Buna rızâ gösterdiği belliydi hâlinden. Berber onu gözlerinden öptü. Boynuna sıkca sarılıp kucakladı içi kükreyerek. Sonra tekrar makasını, tarağını alıp tıraşa koyuldu.Tıraş yapmıyor, âdetâ okşuyordu. Efe Hazretleri, Şeyh Emin Efendi’den çok bahsederdi. Onun süt-be-süt seyyit olduğunu, Hazret-i Pîr’in kayın birâderi ve halîfesi; pek mübârek, değerli, âlim bir zât olduğunu hep anlatırdı. Hazret-i Pîr’in tekkesi yandığı zaman devrin pâdişahı İkinci Sultan Abdülhamid Hân o gece vâli paşayı Bitlis telgrafhânesine çağırtmış; dergâhın onarımı için gerekli masrafın tarafından ödeneceğini ve Hazret-i Pîr’den duâ niyâz ettiğini bildirmişti. Bu hâdise pâdişahın bir kerâmeti olarak Bitlis’te günlerce konuşulmuştu. Hazret-i Pîr dergâhın onarımı için Şeyh Emin Efendi’yi görevlendirmişti. Onarım tamamlanınca, Hazret-i Pîr’in koluna girip dergâha götürmüşler, yapılan hizmetten hoşnûd olup Şeyh Emin Efendi’ye hayır duâlarda bulunmuştu. Daha sonraları II. Sultan Abdülhamid Hân Şeyh Efendi’yi dâvet ederek sarayda misâfir etmişti. Bir Kadir Gecesi’nde sarayda tertip edilen merâsimde Şeyh’in koltukta rahatsız olduğunu farkeden pâdişah minderler getirilmesini emretmiş, orada bulunan seçkin misafirlerle birlikte, ona riâyeten kendisi de yerde oturmuştu. O gece Muhyiddin İbn-i Arabî’nin te’lifi bulunan salâvat-ı şerîfeyi şerh etmesi için Şeyh Emin Efendi’den ricâda bulunmuş, o da pek güzel şerh ederek sultâna takdîm etmişti. Mecliste bulunan İbn-i Azüz adında Mısırlı bir âlim, Şeyh’ten kendisine teberrüken icâzet vermesini istirhâm etmiş ve bir cuma günü Ayasofya Câmii’nde böyle bir icâzet merâsimi de icrâ edilmişti. Bütün bunlar, berberin zihninden bir anda şimşek gibi geçiverdi. İşte şimdi o, böyle mübârek bir insanın torununu tıraş ediyordu. “Bu ne seâdet yâ Rabbi” diyordu. Mustafa Efendi’nin tıraşı bitmiş sıra arkadaşına gelmişti. Berber yavaş sesle Abdülgafûr’la konuşuyor, onunla ilgileniyordu. Mustafa Efendi’ye alâka gösterirken, arkadaşını ihmâl etmesinin edebe uygun olmayacağını biliyordu. İkili, bazen de üçlü devam eden sohbet derinleşmişti. 13-14 yaşlarında güzel yüzlü bir çocuğun “Selâmün aleyküm” demesiyle irkildiler. -Hasan Emce! Efem teşrîf etti. Hacım diyir ki, evlede tatar böreği yiyeciyıh, bize buyursun! Dedikten sonra koşarak ayrıldı oradan. Berber Hasan Efendi, Mustafa Efendi’ye dönerek “hadi gözün aydın!…. Efem, Hacı Ömer Efendi’nin evindedir şimdi. O, şenliksiz sofraya elini sunmaz. Onun için Hacım, münâsip kimseleri yemeğe seslir… İşimiz bitmek üzre, berâber gidek kurban” dedi. Ziyâret için Alvar ’a gitmeye hazırlandıkları sırada, Efe Hazretleri’nin teşrîfi bir tesâdüf müydü? Gerçi bunu düşünecek durumda değildi Mustafa Efendi. Vakit kaybetmeden huzûra çıkmak istiyordu. Berber Hasan Efendi ile berâber Hacı Ömer Efendi’lerin evine gittiler. İki taraflı merdivenlerle çıkılıyordu eve. Sanki parmaklarının ucuna basarak çıktılar merdivenlerden. Hasan Efendi kapı tokmağına hafifçe dokundu. O kadar ki, tokmağın tık sesini ancak kendileri duyabildi. Tekke terbiyesi görmüş olanlar her hâllerinde edeblidirler. Onların oturuşları, kalkışları, duruşları hatta yolda yürüyüşleri bile görenleri hayran bırakır. Kapıya ne yüzlerini, ne de arkalarını dönmüşlerdi. Kapıyı açan kişinin onları yandan görebileceği şekilde duruyorlardı. Buna dikkatedilirdi. Kapı açılınca ev sâhibiyle yüz yüze gelmeyecek şekilde beklenirdi. Ev sâhibinin o anda kıyâfeti uygun olmayabilirdi, ya da evin içini istemese de görebileceği için, yüzü kapıya doğru olacak şekilde durmak mahzurlu sayılırdı. Arkasını dönüp durmak da saygısızlık kabûl edilirdi. Çok beklemediler, kapı açıldı. Yumuşak bir ses, “buyurun” dedi. İçeriye girdiler. Ayakkabılarını çıkarıp, odaya doğru ilerlerken kalbleri heyecanla çarpıyordu. Kendilerini karşılayan genç, odanın kapısını açıp buyur etti. Efe Hazretleri’ni içeride göremeyince şaşırdılar. Önceden gelen misâfirlerle tek tek musahafa yaparlarken, Berber Hasan Efendi Mustafa Efendi’yi onlara tanıtıyordu gururla. Mustafa Efendi’nin tevâzû ve edebinden kapı arkasında oturmak istemesine hiçbirisi râzı olmadılar. Kendilerinden üst tarafa oturttular onu. Sağ ellerini kalplerinin üzerine koyarak herbiri sırayla, “merhabâ”, dediler. Sonra oturup beklemeye koyuldular. Başları hafifçe sola eğilmiş, gözleri yumulu, diz çökmüş vaziyette oturuyorlardı. Efe Hazretleri abdest almak için çıkmıştı besbelli. Hiç kimse konuşmuyordu. Sanki O’nun huzurundaymış gibi oturuyorlardı. O dışarıya çıktı diye oturuşlarını değiştirmemişlerdi. Bu meclislerde ikili konuşmalar hiç olmazdı. Efe Hazretleri onlara “uşak, meclisleriniz kurbağa gölüne benzemesin” buyururdu. Herkesin kendi arasında konuştuğu bir meclis için, bundan daha güzel bir benzetme olamazdı. İki cihân güneşi Efendimiz’in meclisinde de bir kişi konuşur, diğerleri onu dinlerdi. Birinin sözü bitmeden diğeri konuşmazdı. Efe Hazretleri abdestini tamamlayınca Ömer Efendi havluyu uzattı. Havluyu alırken, “kimdi gelenler” diye sordu. Kapıyı Ömer Efendi açmadığı için, gelenlerin kimler olduğunu görmemişti. -Efe Can, kardaşlarımızı evle yemeğine seslemiştim. Herhâlde onlardır. -Âferin Ömer, iyi etmişsin. Cenab-ı Hak muînin olsun. Gönlün feyz-i füyûzat-ı Samedânî ile dolsun oğlum, diye duâ ediyor ve odaya doğru yürüyordu. Ömer Efendi oda kapısını açtı. İçeriye teşrîf ettiler. Odada bulunanlar, birden ayağa kalkıp el bağladılar. Efe Hazretleri selâm verdi, “uşak, kerem edin” buyurdu. Sonra birini ararcasına misâfirler üzerinde göz gezdirmeye başladı. Mustafa Efendi’yle göz göze geldiler. Odanın ortasında duran Efe’nin eline sarıldı, öptü. O da gözlerinden öpüp, onu bağrına bastı. “Fesubhânallah! Ben bugün gelmeyecektim. Demek beni buraya celbeden senmişsin”, buyurdu. Diğer misâfirler de tek tek el öpüp ziyâret ettiler. Seccâdeler serildi, öğle namazı edâ edildi. Yemekten sonra semâver kuruldu. Demli çaylar içiliyor, sohbet koyulaşıyordu. Bu hâl ikindiye kadar böyle devam etti. İkindi namazını müteâkip küçük hatme okudular. Cemaat nur gölüne dalmıştı âdeta. Her biri kandil-i hüdâ gibi aydınlık çehreleriyle nur saçıyorlardı etrafa. Kalbleri, göğüs kafeslerinde kuş misali çırpınıyordu âdeta. Gözlerden inci tanesi yaşlar dökülüyordu. İçin için ağlıyor, taşkınlık yapmıyorlardı. Sesli ağlamak bile, tahammülsüzlük kabûl edilirdi bu yolda. “İçinde derinleşme”yi öğreniyorlardı. Efe Hazretleri birara sohbeti kesip, “Nusret Efendi hele bize birkaç gazel oku!” buyurdu. Nusret Efendi, hazır bekliyormuş gibi o dâvûdî sesiyle gazele başladı. Ne güzel de okuyordu. Peşpeşe üç gazel okudu. Sonra Efe Hazretleri’nin yüzüne bakıp, işâretini bekledi; “devam edeyim mi?” dercesine… -Yetti Nusret Efendi, buyurdu. Sonra Mustafa Efendi’ye döndü: -Şeyhzâdem! Siz yarın erkenden Erzurum’a gitmek istersiz. Bu gece burada kalın. İbrahim Efendi sizi faytonla Erzurum’a götürür. At sırtında yorulursuz. Ben atlarınızı yedeğime alır Alvar’a giderem. Erzurum’dan döndüğünüzde size atlarınızı teslim ederem. -Efe Hazretleri! Zahmet buyurmayın, biz atlarımızla gidek. -Hayır! Katiyetle olmaz. -Peki emrettiğiniz gibi olsun efendim. Efe Hazretleri’nin arzusunu emir telâkki etmişti Mustafa Efendi. Sabah namazından sonra İbrahim Efendi’nin faytonuyla Erzurum yoluna koyuldular. Abdülgafûr, Mustafa Efendi’ye: -Kurban! Efe Erzurum’dan dönünce atlarınızı getirerem buyurdu, ama ne zaman geleceğimizi sormadı. -İyi ki sormadı Abdülgafûr, eğer sorsaydı söylemeye mecbur kalırdık. Böylesi daha güzel oldu. Biz Alvar’a gider, atlarımızı ordan kendimiz alırız. Erzurum’a safâlı bir yolculuk yaptılar. İşleri öylesine rast gitti ki, üç günlük işlerini bir günde tamamladılar. Bunu, Efe Hazretleri’nin himmeti diye düşündüler. Ertesi günü Hasankale’ye döndüler. Efe Hazretleri atları getirmiş onları bekliyordu; donup kaldılar. Onlar bu mübârek zâtın yalnız kerâmetini değil, engin şefkat ve lûtfunu da müşâhede ediyorlardı. O, feyz aldığı kapının evlâdına hizmet etmeyi vazîfe telâkki ediyordu. Bu ne kadir-şinaslıktı Yâ Rabbi. O gece Efe Hazretleri’yle berâber Hacı Ömer Efendi’nin evinde kaldılar. Yatsı namazını müteâkib hatm-i hacegân yapıldı. Târif olunmaz feyz aldılar. Hatme bitince Mustafa Efendi yerinden kalktı, Efe Hazretleri’nin önünde diz çöküp oturdu. Abdülgafûr da peşi – sıra gelip oturdu. -Efe kurban bizi evlâtlığa kabûl buyurun. Bize ders verirseniz çok memnun kalacağız, dedi. Efe Hazretleri, Şeyhzâdenin talebini reddetmedi. El tutup onlara ders târif etti. Mustafa Efendi ve arkadaşı sabah erkenden yol hazırlığını yapıp, izin istediler. Hiç ayrılmak istemiyorlardı. Abdülgafûr, Efe Hazretleri’ne âdetâ âşık olmuştu. Ayrılırken duâ niyâz edeyim diye düşündü. -Efendi Hazretleri, kurban! Bu cücüğünüze gönlünüzde buncacık yer verin ne olur, diyerek şahadet parmağının ucunu gösterdi. Eline sarılıp, üç defa hürmetle öptü. Efe Hazretleri de mübârek elleriyle Abdülgafûr’un şakaklarından tutup onu gözlerinden ve alnından öptü, gönül defterine ismini kaydettiğini hissettirircesine “Ben de sizinle geleceğim” buyurdu. Köprüköy’e kadar birlikte gittiler. Efe Hazretleri azîz misâfirlerini buradan uğurladı. Tekrar vedâlaştılar. -Şeyhzâdem yolunuz açık olsun, güle güle gidesiz. Pîrzâdeme selâm ve hürmetlerimi takdîm ediniz. Hâk-i pâyine yüzüm sürerem. Muhterem pederiniz Derviş Efendi Hazretleri’ne mahsus selâmlarımı götüresiz. Nesim Efendi’ye, Kasîm Bey’e Cesim Efendi’ye selâm ve muhabbetlerimizi arzediniz. Sizin bu ziyâretinizden çok memnun kaldım. Hâk-i pâyin aynime verdi zıyâ (Ayağının tozuyla gözüm aydınlandı) buyurdu. Bu söz Mustafa Efendi’ye çok ağır gelmişti. Çok mahcup oldu. Başını öne eğdi. “Estağfirullah efendim, estağfirullah” diyordu. Onlar gözden kayboluncaya kadar Efe Hazretleri ayakta bekledi.

II. Cihan Harbi (1939-1945)’nin getirdiği sıkıntılar… Herkesin karneye bağlandığı, yokluklarla geçen günler… Zengin ağalardan biri, Efe Hazretleri’ne iki telis (büyük çuval) un gönderdi ve birkaç gün sonra, Efe’nin iltifatlarına nâil olmak ümîdiyle huzûra vardı. Efe Hazretleri kendisini ziyârete gelen misâfirlerle sohbet ediyordu. Ağa’ya merhabâ dedikten sonra yine sohbete devam etti. O zât Efe Hazretleri’nin kendisine teşekkür etmesini, bu kıtlık zamanında hediye olarak gönderilen kocaman iki çuval unun ne büyük bir ikrâm olduğunu ifâde ederek, iltifatta bulunmasını bekliyordu. Ama beklediği gibi olmadı. Efe Hazretleri onunla hiç konuşmuyordu. Bu duruma bir ma‘nâ veremeyen Ağa “Efe Hazretleri herhalde unları benim gönderdiğimi bilmiyor” diye düşündü. Bir ara sessizlik olmuştu. Ağa bunu fırsat bilerek yanındakilere yavaşça : “İki telis unu benim gönderdiğimi söyleyiverin” dedi. Mecliste bulunanlardan biri “Efe cân! Bir kaç gün önce gelen iki telisi …….. ağa göndermiş. Efem’in haberi olsun diyor” dedi. Efe Hazretleri duymazdan gelip sükût etti. Bunun üzerine ağa yanındakilere tekrar “Efem herhal işitmedi, bir daha söyleyin” dedi. Aynı adam sesini biraz daha yükselterek daha önce söylediklerini tekrar etti. Efe Hazretleri, “Ağa! İnşaallah sana bir mektup yazarız” buyurdu ve birkaç gün sonra yazdığı mektubu şoför Hâfız Emmi’yle Ağa’ya gönderdi. Ağa mektubu sevinçle ve merakla açıp okudu. Mektupta umduğunu bulamamıştı. Gözlerini yumdu. Derin derin düşünüyor, arada; sanki bir şeyi tasdik ediyormuş gibi başını aşağı yukarı kaldırıp indiriyordu. Hafız Emmi dayanamayıp sordu: -Ağam hayırdır, niye daldın öyle? -Hafız! Bak Efem mektubunda ne diyir:

  1. Ey mîr-i zamân şübhe ne yerler seni yerler
       Musallâya kor er kişi niyyetine derler
  2. Terk eylediğin serveti taksîme koyunca
       Gavga ederek vereseler nâ-sezâ söyler
  3. Hâkimlere muhtâc olıcak âkıbeti bu
       Kendüye taraf söyleye şâhidlere zorlar
  4. Fetvâya gider görse eğer kesret-i nef‘i
       Şerî‘atın ibkasına ol bin senâ eyler
  5. Ger vermese emr-i şerî‘at kesret-i mâlı
       Kahr ile döner kanûn-i cedîdeye fırlar
  6. Can tende iken mâlını Allah yoluna ver
       Yoksa ki verese bu mâlın üstüne hırlar
  7. LUTFİYÂ bugün Hâlık’a dön başka necât yok
       Ölende ayân olsa ne fâide bu sırlar

  1. Ey zamânın Beyi ! Öleceksin, şüphe yok… Ölünce musallâ taşına cenâzeni koyup, er kişi niyyetine diyerek namazını kılarlar. Seni toprağa koyarlar ve toprak seni yer bitirir.
  2. Öldükten sonra geride bıraktığın serveti bölüşme esnâsında vereseler aralarında kavga ederek birbirlerine yakışıksız sözler söylerler.
  3. Aralarında anlaşamayıp mahkemelik olurlar. Kendilerinin tarafını tutacak şâhidler bulurlar ve onların kendi lehlerinde şâhidlik etmeleri için zorlarlar.
  4. Vereseler, şerîatin (Kur’ân ve Sünnetin) hükmünü öğrenmek için fetvâ makamına giderler. Eğer verilen fetvâda kazançlı çıkarlarsa, şerîatın hükümlerini saygıyla överler; şerî‘atın sürekli ve kalıcı olmasına duâ ederler.
  5. Verese, eğer şerî ‘atin emriyle malın çoğuna konamıyorsa, İlâhî hükümden hoşnûd ve râzî olmayarak dönüp medenî kanûna fırlayıp koşar.
  6. Cânın teninde iken malını Allah yolunda ver. Yoksa vereseler, zekâtını veremediğin malının, Allah yolunda tasaddukta bulunmadığın servetinin üstüne, tıpkı iki parça kemik etrafında köpeklerin birbirleriyle hırlaşmaları gibi hırlar dururlar.
  7. Ey Lutfî! Bugün yâni elinde fırsat varken Hâlık’a (yaratan Allah’a) dön; zîrâ başka türlü bir kurtuluş yoktur. Açıkladığım bu gerçeği ölmeden önce anla. Çünkü öldükten sonra bu gerçekleri anlamanın sana bir faydası yoktur….

-Ağam ne mutlu sene, Efem seni sevir.
-Hani kardaş! Nerden çıkarirsan sevdiğini, mektupta bele demir ki.
-Eğer seni sevmese, nefsen zor gelecek bu sözleri sene der miydi? Hakîkatleri söylir, seni irşâd edir da… Böyükler, sadâkatine güvendikleri kimseye acı da olsa gerçekleri çekinmeden söylerler. Ağa bu sözlere îtirâz etmedi, fakat kalbi tam mutmain değildi. Ona göre Efe Hazretleri onu seviyor olsaydı iltifatlı sözler söylerdi. Halbuki o beklediği iltifat ve takdir yerine tekdirle karşılaşmıştı. Bir türlü kabullenemiyor, işin içinden çıkamıyordu. Oysa ki Efe Hazretleri onu, ikrâmını minnet bilmesi hususunda uyarmakta ve ona nasihat etmekteydi. Aslında, Şoför Hafız Emmi de bunun hikmetini tam kavrayamamıştı. İnsanların bir tas un için âdeta birbirlerine yalvardığı bu kıtlık zamanında kocaman iki çuval un hediye eden birine iltifat edilmesi icap etmez miydi? Bu zat niçin esirgemişti Ağa’dan hoşuna gidecek iki çift sözü? … Fakat evliyânın işine karışılmaz; akılsır ermez onların ahvâline, vardır bir hikmeti deyip işin içinden sıyrılıp kurtulmayı başardı Hafız Emmi. Aklını ve gönlünü çıkmaza sürüklemedi. Nereden bilebilirdi ki
Hazret-i Yunus’un
Mal sâhibi mülk sâhibi
Hani bunun ilk sâhibi
Mal da yalan mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan
sözlerini Ağa’nın unutup emânetçiliğini yaptığı servetin gerçek sâhibinin kendisi olduğunu zannettiğini. Hatta zannetmekle kalmayıp onunla kibre, gurura kapıldığını. Hekim, muâyene ettiği kişide bir hastalık bulursa, ona acı reçete yazar. Tedâvide başarılı olabilmek için hastaya yerine göre sıkı perhiz uygulayabilir. “Tavsiyelerime uymazsan ölürsün ya da hastalığın ilerler” diyerek önemli uyarılarda bulunabilir. Gerçi Ağa bunları düşünemeyecek biri değildi ama, bir türlü nefsine söz geçiremiyordu, bu ikilemi aşamıyordu. Aradan yaklaşık onbeş sene geçti. Ağa, Hakk’ın rahmetine kavuştu. O günlerde Hasankale’de sâhibi bulunduğu emlâkin bir kısmı yandı. Hafız Emmi birgün çarşıda gezerken bu yanan emlâkin önünden geçtiği esnâda, orada yüksek sesle birbirleriyle münâkaşa eden kimseler gördü. Kulak kabartıp dinledi konuşulanları. Vârisler yanan emlâki, aralarında bir türlü bölemiyorlardı. Birbirlerini incitecek sözler konuşuyorlardı. Hafız Emmi birden Efe Hazretleri’nin Ağa’ya yazdığı mektubu hatırladı:
Terkeylediğin serveti taksîme koyunca
Gavga ederek vereseler nâ-sezâ söyler
Cân tende iken malını Allah yoluna ver
Yoksa ki verese bu malın üstüne hırlar
Kendi kendine söylendi Hafız Emmi:
“Hey koca evliya! Demek 15 sene önceden bugünü görmüş de uyarmış Ağa’yı”…

Şeyh Nesim Efendi, Hazret-i Pîr’in torunu ve Şeyh Abdülbâkî Efendi’nin de büyük oğludur. Babasından sonra Hazret-i Şeyh’in postuna o oturmuştu. Kerâmeti zâhir mübârek bir zât idi. Oğlu Cesim Efendi’nin askerliği Erzurum’a çıkmıştı. Birlikte Erzurum’a geldiler. Eşyalarını otele yerleştirdikten sonra vakit geçirmeden Halîfe Efendi’yi ziyâret etmek istiyorlardı. Onlar, Efe Hazretleri’ne “Halîfe Efendi” derlerdi. Bir faytona binip, Gümüşgözü’ndeki tekkeye gittiler. Şeyh Nesim Efendi kapı tokmağına elini götürdüğü sırada kapının açık olduğunu gördü. İçeriye girdiler. Efe Hazretleri iç odada cemâatle sohbet ediyordu. Cemâatin içinden Şeyh Nesim Efendi’yi tanıyanlar, kapıda O’nu görünce ayağa kalkmak istediler. Nesim Efendi, eliyle işâret ederek kalkmamalarını emretti. Onlar da emre itat edip kalkmadılar. Şeyh Nesim Efendi, gelişini Efe Hazretleri’nin fark etmesini istemiyordu. Eğer farkederse O’nun kendisini ayakta karşılayacağını biliyordu. Efe Hazretleri’nin son zamanlarında zâhirî gözleri görmediği için, sessizce yanına kadar gidip, O’nu ayağa kaldırmadan elini öpmek arzusundaydı. Odanın kapısından içeriye adımını attığı esnâda Efe Hazretleri birden “Uşak Hazret-i Pîr’in kokusu geliyor, kim geldi?” diyerek ayağa kalktı. Şeyh Nesîm Efendi’nin beklemediği bir şey olmuştu. Efe Hazretleri, Şeyh Nesim Efendi’yi kucakladı. Cesim Efendi’yi bağrına bastı; gözlerinden öptü. “Siz hoş geldiz, safalar getirdiz, gözüm üste geldiz. Pîrzâdem bu köhne bendenizi âbâd ettiz” derken, içi kükrüyordu. Mübârek gözlerinden akan yaşlarla hem hasretini hem de sevincini ifâde ediyordu. Sonra dudaklarından şu mısralar dökülüverdi:
Gözlerimin nûru gönlüm sürûru
Sevdiğim serverim sen safâ geldin
Rûhumun şâh-bâzı başımın tâcı
Kamer-veş dilberim sen safâ geldin
Zarf-ı zarâfetim dürr-i rahmetim
Hidâyet şeh-perim sen safâ geldin
Bezm-i muhabbetde bahr-i rahmetde
Ey çarh-ı çenberim sen safâ geldin
Belâgat bâğında nûr çırâğında
Seâdet güherim sen safâ geldin
Câm-ı mey elinde hubb-i Hak dilde
LUTFÎ’ye güzelim sen safâ geldin
Manzum silsile-i şerifte Efe Hazretleri, Şeyh Nesim Efendi’yi;
“Şeyh Nesîm’dir nesîm-i hidâyet
Mir’ât-ı ceddidir bab-ı seâdet”
Beytiyle vasfettiğine göre O, dedesi Hazret-i Pîr’e çok benziyordu. Efe Hazretleri’nin rûhu kudsî çağrışımlarla coşmuş, orada bulunan cemâati de tarif olunmaz bir feyz kaplamıştı. Şeyh Nesîm Efendi’ye “buyurun Pirzâdem, kerem edin” diye yer gösterdi. O, mindere oturuncaya kadar ayakta bekledi. Sonra O da diz çöküp oturdu. Mübârek cemâli güneş gibi gözleri kamaştırıyordu. Nesim Efendi O’nun nûr cemâlini hayran hayran seyrederken gözlerinden inci taneleri gibi yaşlar dökülüyordu. Bir müddet sonra Nesîm Efendi cemâate hitâben:
-Ey cemaat! Şu zâtın cemâline bir bakın! Mübârek saçının, sakalının, kaşının bir tek telinde, siyah bir nokta görebilecek misiniz? Şu nûr yumağı çehre O’nun Allah dostu olduğuna şehâdet etmiyor mu? dedi. Sonra Efe Hazretleri’ne dönerek: “Halîfe Efendi! N’olur rûz-i mahşerde bizi unutma” niyâzında bulundu. Efe Hazretleri, “Estağfirullah Pîrzâdem. O nasıl söz? Biz sizin himmetinizin niyazkârıyız” mukabelesinde bulundu. Karşılıklı sohbet ettiler. Pek safâlı demler yaşandı. Namaz vakti olmuştu. Efe Hazretleri, Şeyh Nesim Efendi’yi imâmete buyur etti. Yerde kıbleye doğru serilmiş bir post vardı. Efe Hazretleri namazlarını genellikle bu postta kılardı. Nesim Efendi posta adım atarken bir an durakladı. Bunun üzerine Efe hazretleri oğlu Seyfeddin Efendi’ye:
-“Seyfeddin! Şeyh bu postu kabul etmiyor; onu kaldır, duvardaki postu indir” buyurdu. Şeyh Nesim Efendi:
-“Allah senden râzı olsun Efe, insanın suçunu niye yüzüne vuruyorsun” diyerek tebessüm etti. Temizlik husûsunda çok titiz olan Nesîm Efendi, imâmete buyur edilince; Efe Hazretleri’nin rahatsızlığı var. Zâhiri gözleri görmediği için farketmeyebilir. Acaba oturduğu bu postta namaza mâni bir durum var mı?” diye hatırından geçirmişti. Ulemânın yanında diline, evliyânın huzurunda kalbine sâhip olunması gerektiğini orada bulunanlar yaşayarak bir kez daha öğrenmiş oldular.

Efe Hazretleri’nin tekkesi her kesimden insanın ziyâret ettiği, feyz aldığı bir mekândı. Ziyârete gelenler oradan ayrılmak istemezlerdi. Tekkenin sâkin olduğu bir gündü. Korucuklu Lütfi Efendi ile, Karagöbekli Ahmet Efendi bunu fırsat bilip tekkede kalmaya karar vermişlerdi.Biraz istirahat ettikten sonra geceyi ibâdetle geçirmek istiyorlardı. Birisi postun üstünde diğeri de minderde kıvrılıp yattılar. Lütfi Efendi seher vaktinde uyandı. Abdest alıp iki rekat namaz kıldı. Evrâd u ezkârıya meşgul oldu. Zaman sonra sabah ezanları okunmaya başladı. Birden sabah namazını Ulu Cami’de kılma arzusu uyandı içinden. Arkadaşı derin uykuya dalmıştı. Onu uyandırmaya kıyamadı. “O da uyanınca namazını kılar” diye düşündü. Sessizce dışarıya çıktı. Leblebici yokuşunu inerken, Ulu Câmi ile ilgili bir menkıbeyi hatırladı: “Bir kimse Ulu Câmi’ye kırk gün sabah namazına herkesten önce gelir ve yine herkesten sonra çıkarsa Hızır aleyhisselamla görüşür” diye halk arasında yaygın bir inanç vardı.Ulu Câmi müezzinlerinden biri bunun aslı olup olmadığını deneyerek anlamak ister. Zâten o, câmiye herkesten önce geliyordu. Üstelik çoğu kez en son çıkan da oydu. Buna kırk gün riâyet etmesi gerekiyordu. Hiç aksatmadan bu şekilde kırk günü tamamlar. Kırkıncı gün, herkesten önce dışarıya çıkar ve kapı önünde bekler. Cemaatin içinden biri muhakkak Hızır olmalıdır. Kapıdan çıkanları tek tek gözden geçirip Hızır’ı teşhis etme niyetindedir. İmam Efendi aşr-ı şerîf okumaya başlayınca, müezzin efendinin daha önce cemaatte hiç görmediği bir zât kapıda görünür. Müezzin Efendi gözünün içine bakar adamın; acaba Hızır bu olabilir mi? diye. Müezzinin bu tecessüsü o zâtın dikkatini çeker:
-Hayrola Hâfız Efendi! Telâşlı ve tedirgin bir hâlin var?
-Bugün kırkıncı gün. Bu cemaatin içinden biri muhakkak Hızır aleyhisselâm. Onu kaçırmamak için dikkatli olmam lâzım.
-Peki nasıl tanıyacaksın Hızır’ı.
-Bilmirem ama, azıcık belli olur. Hâlinden, tavrından farkedilir herhalde.
-Ben sana bir ip ucu vereyim. “Bak! Kapı kemerinin şu yüksek yerine elini şöyle kim deydirirse işte Hızır odur.” diyerek elini kemere değdirir geçer. Müezzin Efendi sevinir. “Allah razı olsun” der, tanımadığı bu yabancıya. Hızır’ı teşhîs etmenin kolayını öğrenmiştir artık. İmam efendi Fatiha’yı çekince cemaat kapıya yönelir. Müezzin Efendi ellerini kaldırıp “durun!” der. Herkes şu kemerin altından geçerken elini kemere uzatsın. Bakalım kimin eli değecek? Cemaat; “Hâfız Efendi! Sen aklın mı kaldırmışsan kardaş. O kadar yükseğe kimin eli uzanabilir ki? Hoppulasan bile elin değdiremezsen?” diyerek Müezzin Efendi’ye tepki gösterirler. Müezzin Efendi: “Cemaat! Siz bele diyirsiz ama az önce garip bir zât elini uzatıp kemere değdirdi. “İşte böyle kim elini değdirirse Hızır O’dur” dedi. Cemaat işi anlar. Belli ki Müezzin Efendi kırk günü tamamlamış, bugün Hızır’ı arıyor.
-Hâfız Efendi! O zât elini bu kemere değdirdi mi?
-Vallah değdirdi, gözlerimle gördüm.
-Peki gardaş niye hâlâ uyanmırsan. Bak hem diyirsen ki elini değdirdi, hem de gelmiş bizim yakamızdan dutirsan. Hızır önünden geçip gitmiş de haberin yok. Müezzin Efendi uyanır ama ne çâre ki fırsatı kaçırmıştır.O da cemaat de hayıflanırlar. Ancak yine de Hızır’la bir sabah namazı kılmış olmaktan memnun kalırlar. Lutfi Efendi bunları düşünerek Ulu Câmi’nin kapısına gelmişti. Başını kaldırıp kemere baktı. Sonra içeriye girdi. Namazı edâ ettiler. Cemaatin yüzünde, huzur ve mutluluk izleri vardı. Allah ile aralarındaki kulluk rabıtaları bir kez daha tazelenmiş ve yeni bir güne yüce yaratanın feyz ve bereketiyle başlayacaklardı. Lutfi Efendi tekkeye döndüğü zaman güneş doğmak üzereydi. Giderken aralık bıraktığı kapıdan sessizce içeriye girdi. İç odanın mandalına farkında olmadan sertçe basmıştı. Mandalın “şık” sesiyle Ahmet Efendi uyandı birden. Lütfi Efendi:
-Gurban sen namaza kalkmamış mısan?
-Hayır, Görürsen bak şimdi kalkıram, sen nerden bele?
-Camıdan gelirem.
-Gardaş beni niye seslemedin.
-Kıyamadım da.
Ahmet Efendi, öfkeyle fırladı yataktan:
-Sen ne diyirsen Lütfi Efendi. Neyime kıyamazsan? Ben cehennemde azap görende keyiflenecek misen? Bu namazın vebâli senedir gardaş. Lutfi Efendi alttan alıp: “Olsun neydak, bene olsun” derken Efe Hazretleri kapıda göründü.
-Uşak! Neyin hakkını bölemirsiz?
-Efe Can! Gurban olim. Bu Lutfi Efendi camıya gidir beni seslemir. Davacıyam ondan. Lutfi Efendi başını öne eğmiş mahcup bir şekilde cevap vermeden bekliyordu. Hakkında verilecek karara şimdiden râzı görünüyordu. Efe Hazretleri, “Ahmet Efendi! Bu müşkili şöyle halledek. Lütfi Efendi kıldığı namazın sevâbını sene versin; sen de namazı geçirdiğinden dolayı içinde duyduğun nedâmetin sevâbını Lutfi Efendi’ye ver. Ne diyirsen Lütfi?” buyurdu.
-Gurban olim râzıyam. Senin emrin başım üstüne.
-Ya sen Ahmet Efendi?
Ahmet Efendi, içinde duyduğu nedâmetin ne kadar değerli olduğunu o zaman farketti. Tarifi güç engin duygular rûhunu sardı, benliğini istilâ etti. Vermiyorum diyecekti az kalsın. Ancak, “kendin için istediğini mü’min kardeşin için istemedikçe kâmil mü’min olamazsın” hadîs-i şerîfini hatırladı.
-Efe Can! Ben işi anladım. Namazın sevabı da, benim sevabım da gardaşımın olsun, dedi.
Efe Hazretleri buna çok sevindi ve her iki mürîdine de hayır dualar etti.

Efe Hazretleri’nin etrafında samimi bir sevgi halkası oluşmuştu. Onun hâlinde ve kalinde hiçbir zorlama yoktu. İçinde bulunduğu şartlar sebebiyle, davranışlarında bir farklılık ve tabiîliğinde bir değişiklik olmazdı. Devamlı bu havayı teneffüs eden mensupları da aynı hâlle hâllenmişlerdi. Fadime, babası gibi Efe Hazretleri’ne mensup bahtiyarlardandı. İçinden geldiği gibi haraket eden, düşündüğü gibi konuşan, bazen de ölçüyü kaçıran biriydi. Bundan dolayı ona “Deli Fadime” derlerdi. Yoksulluğun canına tak dediği birgün “Efemi ziyârete gideyim. Eğer gerçekten evliyâ ise bana et ikram etsin” diyip tekkenin yolunu tuttu. Belki aylardır evine et girmemişti. Kendinden çok çolukçocuğunu düşünmekteydi. Henüz vakit erken olduğu için tekkede kimse yoktu. Fadime ev tarafına geçti. Efe Hazretleri köşesinde oturuyordu. Sanki bir nûr yumağı gibiydi, etrafını aydınlatıyordu. Gözlerini yummuş, bir başka âlemi seyran ediyor gibiydi. Fadime kapı aralığından onu hayran hayran seyretti. Birden kendini başka bir dünyada buluverdi. Efe Hazretleri’nin evliyâlığını imtihan etmek isteyişinden utandı,mahcup oldu. O’nun evliyâlığını isbat için başka delile ihtiyaç var mıydı? Onun mübârek cemâlini görür görmez İlâhî feyiz denizine dalmıştı sanki. Bir huzur kaplamıştı içini. Bütün sıkıntılarını unuttu. Ancak evden çıkarken sarfettiği “Eğer evliyâ ise bana et ikram etsin” sözlerini unutmuyordu. Bundan dolayı kendini suçluyor ama bir taraftan da “acaba şimdi ne olacak?” diye merak ediyordu.
Vâlide: “Fadime, Efendi az önce seni sormuştu” dedi. Sonra Efe Hazretleri’ne seslenerek;
“Efendi bak Fadime geldi” diye haber verdi. Efe Hazretleri:
-Fadime kızım hoş gelmişsen. Çoluk çocuğun nasıl? diye hâlhatır sorduktan sonra, gelecek misâfirlere mutfak tarafında yemek hazırlığı yapmakta olan yardımcılara;
“Uşak! Dünden kalan budu Fadıme’ye verin, götürsün!” diye seslendi.
Fadime şaşkınlık içinde fakat sevinçle:
“Efe gurban olim. Arada böyle kerametin göster da…” deyiverdi.
Onun bu sâfiyeti Efe Hazretleri’nin çok hoşuna gitmişti. Gülerken omuzları kalkıp iniyordu. O, insanların hem karınlarını hem de gönüllerini doyuran bir Hak dostu idi.

Efe Hazretleri, Alvar köyünde görevli olduğu yıllarda misâfirlerini evinde kabul ediyordu.
Alvarlılardan, civar köylerden, Erzurum’dan hatta memleketin dörtbir bucağından misâfirler bulunurdu dâimâ.
Astsubay Mehmet Tekin, Erzurum Kandilli’den ziyarete gelmişti. Efe Hazretleri onu çok severdi. Genç ve aslen Uşaklı olduğu için kendisine “Uşak” diye hitap ederdi. Mehmet Efendi Pazar günlerini âdeta iple çekerdi . Efe Hazretleri’ni ziyaret etmekten; O’nun sohbetinde bulunmaktan inanılmaz derecede zevk alırdı. İşte yine huzurdaydı. Köylülerden olduğunu tahmin ettiği bazı kimseler vardı. İçlerinden birini iyi tanıyordu; Hasankaleli Şâkir Efendi. Bu zât Köroğlu destânını iyi bilirdi. Efe Hazretleri bazen meclis şenlensin diye; “Şakir Efendi hele Köroğlundan birşeyler oku!” buyurur. O da içinden geldiği gibi aşkla şevkle Köroğlu’ndan türkü okurdu. Sonunda Efe Hazretleri çoğu kez onların anlayacağı dille konuşarak “Uşak! Köroğlunun sözlerini yabana atmayasız. Oldukça yağlı sözleri vardır ha” buyurur ve Köroğlunun sözlerinin yavan,tatsız olmadığını anlatmak isterdi.Mehmet Efendi birkaç defa dinlemişti Şakir Emmi’yi. Çok hoşuna gitmiş olmalı ki onu hiç unutamıyordu. Efe Hazretleri her zaman olduğu gibi önünde duran badalaya dirseklerini koymuş, sohbet ediyordu. Huzurda bulunanlar can kulağıyla dinliyor, gönüllerine feyz-i İlâhînin âdeta aktığını hissediyorlardı. Her biri nûr gölüne dalmıştı sanki. Sertçe açılan kapı sesiyle irkildiler birden. İçeriye tanımadıkları üç kişi girdi. El öpüp oturdular. Efe Hazretleri hâl-hatır sordu. Adlarını, kimlerden olduklarını öğrenmek istedi. Adlarını söylediler ve Bayburt tarafından geldiklerini, maksatlarının ziyâret olduğunu, bazı müşkillerinin bulunduğunu ifâde ettiler. Yukarıda oturanın hâlinden, tavrından, kendinden emin ve kendini beğenen biri olduğu anlaşılıyordu. Minnetsiz, hatta küstahça sayılabilecek bir edâ ile: “-Hoca Efendi! vahdet-i vücût meselesi hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye bir soru sordu.
Efe Hazretleri cevap vermedi, sükût etti. Sorusuna cevap alamayınca bu zât arkadaşlarına bakarak kaş-göz işâretleri yapıyor, “Ben size dememiş miydim?, Bak işte görüyorsunuz” anlamına gelen tavırlar sergiliyordu. Oturuşunu da değiştirip bağdaş kurdu ve eliyle de sakalını sıvazlayarak,
“Hoca Efendi! Nefs-i sâfiyenin husûsiyetlerini anlatsanız da dinlesek” dedi. Efe Hazretleri’nin canı sıkılmıştı. Celâllendiği zaman alnındaki damar kabarırdı. Mecliste bulunanlar bunun farkına vardılar ve huzursuz oldular. Efe Hazretleri’nin bu konudaki hassâsiyetini biliyorlardı. O, kudsî hâllerin, ulvî duyguların kîyl ü kaliyle meşgul olanlara hiç tâviz vermezdi. Tasavvufu anlatan uzun manzûmesini de bu sebeple kaleme almıştı.
Görünmezden mukaddem mihr-i ma‘nâ kalb-i tâlibde
Güneşten bahsi kılmaklık hayâsızlardan olmaktır. (Tâlibin kalbinde ma‘na güneşi henüz görünmeden, güneşten bahsetmek hayasızlıktır) beytini böyleleri için söylemiş olmalıydı.
Efe Hazretleri:
-Uşak ben bir abdest tazeliyeyim, diyip ayağa kalktı. Orada bulunanlar da ayağa kalktılar. Soru soran adam tıpkı başı koparılmış tavuk gibi çırpınmaya başladı. Efe Hazretleri’nin ayaklarına sarılıp “Efendim beni affedin” diye yalvarmaya başladı. Herkes şaşırmıştı. Efe Hazretleri koluna giren Şâkir Efendi’yle dışarı çıktı. Yaklaşık yarım saat sonra tekrar odaya teşrîf ettiğinde o adamın çırpınması hâlâ devam ediyordu. Efe Hazretleri yerine oturdu.
“N’olur efendim beni affedin, bana ders verin” diye yalvararak ayaklarını öpmek isteyen o adama ilk defa cevap verdi.
“Ömrünün nihâyetine kadar senin dersin Estağfirullah olsun, böyle şeylerle meşgul olmayı bırak”. Sonra Şâkir Efendi’ye dönüp:
“Şâkir Efendi bu zâtın dediklerinden ne anladın?” diye sordu. “Bir şey anlamadım Efe Can?” cevâbını verdi Şâkir Efendi. Efe Hazretleri yine o adama dönerek:
“Bak! Şâkir Efendi senin konuştuğun sözleri anlamadığını söylüyor. Fakat o bu makamları hep geçmiştir. Senin ise bu makamlardan hiç haberin yok. Kuru lâfdan başka bir nasîbin olmamış” buyurdular. Gelen misafirler, olup bitenlerden gerekli dersi almış gibiydiler. Mahcûbiyet içerisinde izin istediler. Mehmet Efendi misâfirleri daha yakından tanımak istemişti. Onlarla birlikte o da izin isteyip dışarı çıktı. Soru soran zâtın niçin böyle yaptığını sordu.
“Sorma kardeşim. Bir câhilliktir yaptım. Ben kendimi bir şey bilirim zannediyordum. Haddimi bilemedim. Böyle mübârek bir zâtı kendimce imtihan etmeye cür’et ettim. Hatta bu arkadaşlarımla bahse bile tutuştum; “Efe’yi imtihan edeceğim, göreceksiniz sorularıma cevap veremiyecek.” diye. “Satırdan okuyanla sadırdan okuyanın farkını şimdi bizzat yaşayarak öğrendim. Bu zâtta bambaşka bir hâl var. Beni öyle bir te’sîr altına aldı ki, bir hiç olduğumu anladım. Bu bana da sizlere de ders olsun” derken ağlıyor ve iki eliyle kafasına vuruyordu.

Ali Hoca çok küçük yaşlarda muhâcir olarak Erzurum’a gelmiş ve Efe Hazretleri’nin himâyesine girmişti. Efe Hazretleri onun tahsil ve terbiyesi ile bizzat ilgileniyordu. Ali Hoca saf, temiz bir insan olarak tanınırdı.
Efe Hazretleri’nin ona karşı şefkat ve merhametini bilenler Ali Hoca’ya: “Bak herkes Efe’den duâ talep ediyor ve muradları hâsıl oluyor. Sen niçin böyle bir talepte bulunmuyorsun? Meselâ sen de bir ev sâhibi olmak için duâ isteyebilirsin; artık evlenecek yaşa geldin” dediler. Aslında bu bir latîfedir ama Ali Hoca bunu ciddiye alır. Söyleyeceklerini kafasında tasarlayıp tekkeye gider. Her zaman olduğu gibi huzurda ziyâretçiler bulunmaktadır. Bir müddet onların gitmelerini bekler. Ancak hiç de beklediği gibi olmaz; yeni gelenlerle cemaatin sayısı daha da artar. Oysa ki Ali Hoca Efe Hazretleri’ne bu niyâzını tenhada söylemeyi düşünmektedir. Acaba buna ne zaman fırsat bulabilecektir? Bu iş uzayacağa benziyordu. Sabırsızlandı. Efe Hazretleri duâ edince hemen bir ev sâhibi olacağından hiç şüphesi yoktu. Bunun bir an önce gerçekleşmesini istiyordu. Bir ara fırsatını bulup niyâz-mendân bir edâ ile:
-Efe Can ! dedi.
-Ne var kakavan? Buyurdu.
-Benim cennette köşklerim üç tane olacağına iki tane olsun, biri de bu dünyâda olsun.
Efe Hazretleri tebessüm etti. Ali Hoca’nın sözleri hoşuna gitmişti besbelli.
-Oğul Ali! Bir daha söyle hele.
-Efe Can! Diyirem ki ; Cennette köşklerim üç tane olacağına iki tane olsun biri de burada olsun.
Efe hazretleri mübârek omuzları silkeleninceye kadar gülüyordu. Cemaat de başlarını öne eğerek belli etmeden tebessüm ediyorlardı. Ali Hoca, sözlerinin beğenildiğini düşünerek kendisi de tebessüm etti. Efe Hazretleri ellerini kaldırıp kimbilir nasıl duâ edecek diye beklerken, hiç ummadığı bir cevap aldı:
-Oğul Ali!
-Buyur Efe Can!
Ayranın budur Dupduru sudur
İçersen de budur İçmezsen de budur.
Ali Hoca, Efe Hazretleri’nin sözlerinin ciddî mi latîfe mi olduğunu pek kestirememişti ama Efe de söyleceğini söylemişti bir kere. Üsteleyip başka bir şey söylemeye Ali Hoca’nın cesâreti yoktu. Bundan sonrasına karışmaya yetkisi olmadığını biliyordu. Daha sonraki yıllarda dar gelirine rağmen Ali hoca bir ev sâhibi olmuştu. Ancak cennetteki köşklerinden birinin eksilip eksilmediğini ise hiç kimse bilemedi.

Efe Hazretleri çok küçük yaşlarda şiir yazmaya başlamıştı. Babası ve Hocası Hâce Hüseyin Efendi’nin gazellerinin hemen hepsi ezberindeydi. Medrese tahsili yapanlar manzum arapça dilbilgisi kurallarını, Farsça derslerinde de Sâdî’nin Bostan’ından Gülistan’ından, Hâfız’ın Dîvânı’ndan beyitler ezberler, böylece şiir söyleme melekesi kazanırlardı. Böyle bir ortamda yetişen ve fıtratında şiir istidâdı bulunan Efe Hazretleri, ilk şiir denemelerini Hasankale’de Külekçi Burhan Usta’ya okur, ondan değerlerlendirme yapmasını isterdi. Edebinden babasına şiirlerini göstermeyi aklının ucundan bile geçirmezdi. O’na göre bu, haddini bilmezlik olurdu. Külekçi Burhan Usta, Hâce Hüseyin Efendi’nin müridlerindendi. Her ne kadar medrese tahsili yoksa da, şifâhî kültürle kendini yetiştirmiş biriydi.
Efe Hazretleri yeni yazdığı gazeli Burhan Ustaya göstermek istiyordu. Kendisi az çok beğenmişti yazdığı gazeli. Külekçi dükkânına gitti. Selâm ve hâl hatırdan sonra cebindeki kağıdı çıkarıp Burhan Usta’ya uzattı. Burhan Usta kağıda önce bir göz gezdirdi. Mahlas beytinde Lutfî ismini görünce bunun Şeyh-zâdesi Muhammed Efendi’nin yeni yazdığı bir gazeli olduğunu hemen anladı. Daha önceleri fikrini söylemekle yetinirdi. Bu sefer fikrini söylemekle kalmayıp, bazı düzeltmeler de yapmak istedi. Vezin ve kafiye üzerinde itirazları vardı. Beğenmediği mısralar için kendisi bazı tekliflerde bulunuyor, fakat onlar da bir türlü muvâfık düşmü-yordu. Anlaşılan boyunu aşan bir işe girişmişti. Kendini o kadar kaptırmıştı ki, yanında kimin bulunduğunu bile unuttu. Onun bu hâlini gören Efe Hazretleri bir ağaç yongası aldı; üzerine birşeyler yazıp tezgahın üzerine bıraktı ve sessizce çıkıp gitti. Burhan Usta zaman sonra başını kaldırıp Efe Hazretleri’ne bir şey söylemek için yanına dönünce, O’nun gittiğini farketti. Tezgâhın üzerindeki yongaya gözü takıldı. Üzerinde birşeyler yazıyordu; alıp okudu:
Şuarâ elsinesin kat‘ idegör devr-i zeman
N’idelim nazma nizam verdi Külekçi Burhan
Yani (Elden ne gelir, Külekçi Burhan nazma nizam vermeye kalktı. Artık değişen bu ahval karşısında şâirler, dillerini kesmelidir.)
Burhan usta Hâce Hüseyin Efendi’den feyz almış, sâlihler sohbetine devam eden olgun bir insandı. Bu beyti okuyunca gülümsedi. Hatasını anladı. Ham ervah, avam insanlar gibi alınganlık göstermedi. O, “kişinin noksânını bilmek gibi irfân olmaz” düstürunu bilenlerdendi. İncinmedi de. Mürşidi Nur Efe (Hâce Hüseyin Efendi) onlara şu cümleyi sık sık tekrar ederdi: “İncinmeyesin, incitmeyesin, ikrâmını minnet bilesin.”
Âşık der incidenden İncinme incidenden
Kemâlde noksan imiş İncinen incidenden